Uzaklarda dolaşan çok şey öğrenir...



Okumayı henüz sökmemiş ya da yeni yeni okuyan çocuklara müjde: Mandolin Yayınları’nın “En Gü­zel Dünya Hikayeleri” serisinden çıkan Persephone Yunan mitolojisindeki bir öyküye, Çivi Çorbası ise bir İskandinav halk masalına dayanıyor.
Dünyanın en güzel masallarının kaynağı nerededir? Yer altında mı, yer üstünde mi, yoksa göklerin kat kat derinliklerinde, ulaşamayacağı­mız bir yerlerde mi? Koordinatları­nı saptayamayız, bütün masalların bir arada mutlu yaşadığı bir köy de yoktur belki, ama yine de bu soru­nun herkesin üzerinde anlaşacağı bir yanıtı mutlaka vardır. “Dünyanın en güzel masal/arı, çocukluktan yetişkin­liğe kalan masallardır,” diye bir öner­mede bulunabiliriz. Öyle ki çocuklu­ğumuzda büyülenerek dinlediğimizi hatırladığımız o masallardan birini yaşlılıkta bizi can kulağıyla  dinleyen birine anlatırken  buluruz kendimizi. İnsan  hayatı gibi kendi döngüsünü tamamlayan o masallar, bilgeleşmiş yaşlılar  gibi, hayatın tükenip biten  bir süreç olarak tanımlanmasına meydan okurlar.  Ama sessizce, öyle sakin  ama sapasağlam durarak,  gölgesiyle genişleyen bir  ağaç gibi derinlere kök salarak ...

KIŞTAN BAHARA YOLCULUK
Mandolin Yayınları’nın yeni serisi “En Güzel Dünya Hikayeleri”, çocuk­luğun geniş arazisinde küçük küçük masal çadırları kurmaya aday. Dizi­nin ilk iki kitabı; Persephone ve Çivi Çorbası, okumayı henüz sökmemiş ya da yeni yeni okuyan çocuklara hem okumanın, dinlemenin, hem de bak­manın, bakarak keşfedip hissetmenin zevkini yaşatıyor. Mitoloji kütüphane­sinden bir fasikül olan Persephone’nin altbaşlığı “Kıştan Bahara Yolculuk’: Sally Pomme Clayton’ın yazıp Virginia Lee’nin resimleriyle kanatlandırdığı bu kitapta sadece bir mitolojik öykü ma­sal dünyasına aktarılmıyor; sonbahar ile ilkbaharın karşıtlığı, bereket ile ço­raklığın farklı tonları, ışık ile karanlı­ğın, esaret ile özgürlüğün doğası adeta canlanarak ölümsüz bir fonda kendile­rine yer buluyor. Çoksesli bir senfoni­ye dönüşen kitabın özenli anlatımı bir yana, bakanı derinlere doğru yolculuğa çıkaran illüstrasyonlarıyla sadece kıştan bahara değil, bu dünyadan öte dünyala­ra da uzanıyorsunuz. Fantastik görselli­ğin kilit unsurlarını bilen ama fırçasını şiirin görselliğine doğru da kaydıran Virginia Lee’nin Yüzüklerin Efendisi’nin sinema uyarlamasında heykeltıraş ola­rak çalışmış olduğunu öğrenmek de tatlı bir sürpriz oluyor. Böylece bizi si­hirli evrenIere götüren büyük sinema yapımlarının arkasında ne denli yete­nekli yaratıcıların mesai yaptığını gör­me fırsatı buluyoruz. Persephone’nin yazarı Sally Pomme Clayton ise hikaye anlatıcılığının yeniden canlanmasına ön ayak olmuş bir yazar-anlatıcı. BBC Radyosu’nda yayınlanan oyunlar için hikayeler yazan Clayton, “Ölümden Ya­şama Bir Yolculuk”u Antik Yunmdan miras kadim geleneklerle taçlandıra­rak, yalın ve güçlü bir dille anlatıyor. Hayatın gizeminin bir arpa sapıyla sim­gelendiği, narın yaşamla ve ölümle bağ­daştırıldığı bir dünyada yaşamla ölü­mü sürekli tekrarlanan bir yenilenme döngüsüyle birleştiren Persephone ef­sanesinde yerlerin ve göklerin kadim bilgisi yankısını buluyor.

ÇİVİ ÇORBASIYLA DOYMAK
“En Güzel Dünya Hikayeleri” seri­sinin ikinci kitabı ise yıllar içinde çeşitli versiyonlarıyla anlatılarak yaşayan bir İskandinav halk masalı: Çivi Çorbası. Halk masalları da mitoloji gibi her dö­nemde genç, her anlatıldığında taptaze. Halkın dilinde her anlatılışta daha da parlayan bu masallar sadece okurları heyecanlandırmakla kalmamış, büyük yazarlara da esin vermiş, gözden kaçırılması mümkün olmayan, tükenmez bir kaynak. Her dilde kendine “has” kıva­mını bulan bu masalların büyüklüğü kıssalarındaki sağlamlıktan geliyor olmalı. Sözcükleri, ifadeleri değiş­tirseniz de zarar vereme­yeceğiniz bir özü barındır­dıklarından, sözlü anlatımı her daim teşvik ediyorlar.
Çivi Çorbası’nı okurken, ltalo Calvino’nun İtalyan masallarından esinlenerek kaleme aldığı öyküler geliyor insanın aklına. Öylesine yaşamsal bir kıssa barındırıyor ki bu masaL, onu içine sindirerek okuyan bir çocuk, bir yetişkin, bir yaşlı, sonraki hayatında hiçbir zaman kendisini aç bırakmaya­cak çok önemli bir formülü ele geçirmiş oluyor.
Yiyeceklerini paylaşıp birbirine hikayeler anlatan insanların hep parla­dığı bir dünya bu. Bir seyyahın geceyi geçirip karnını doyurmak umuduyla kapısını çaldığı evde, yalnız yaşayan hanımın onu zorlukla kabul etmesinin ve yiyecek hiçbir şeyolmadığını söyle­mesiyle, seyyahın kendisine çivi çorba­sı yapmayı teklif etmesinin hikayesi... Su kazanda kaynayacaktır ve seyyah cebinde taşıdığı çiviyle tatlandıracaktır suyu. Seyyah, tatlı-­kafiyeli diliyle konuşmaya başlıyor çorbasının suyunu kay­natırken. “Biraz un olsaydı” diyor önce, sonra “biraz patates”, “biraz et”, derken “süt, arpa, tuz, biber” ... Ve malzeme düşü­nü yüksek sesle dile getirdikten sonra şu nakaratı tekrarlıyor: ‘Ama... böyle idare etmek zorundayız / Ne kadar istesek de yoktan yaratamayız”. Derken hanım evin içinde, bahçede gidip gelmeye başlıyor; keçiden sağılan süt, bahçeden toplanan patates, dolabın dibinde unutulmuş tuzlanmış et ... Krallara, kraliçelere layık bir sofra kuruluyor, masaya en güzel örtü seriliyor, şamdan, vazo, içinde kır çiçekleri, şişesi tozlanmış şarap açılıyor ve birer kase çorba, ekmek ve peynirle ziyafet başlıyor. Eric Maddern, kaleme aldığı bu masalda bir düşe soluk veriyor. Kendisinin bir taşın üzerine inşa edilmiş, saz­dan çatısı olan, Keldere özgü yuvarlak bir evde yaşadığını öğ­rendiğimizde yeni bir masal başlıyor. Kitabı resimleyen Paul Hess ise bakmaya doyulmayacak bir görsel dünya seriyar önümüze. Kitaplarına imza atmak yerine üç kör fare çizen Hess de aynı zamanda bir masal kahramanı olmalı. O zaman onların masalını yazmadan önce Persephone’yi de çağırıp hep birlikte Seyyah’ın şarkısını söyleyelim: “Kim uzaklarda dolaşırsa / Birçok şey öğrenir evinden uzakta / Ve kim öğrenir­se birçok şeyi evinden uzakta / Bilir her şeyi anında

Pelin ÖZER